Babam, kendi kendini eğitmiş tam bir teknoloji ustasıydı. 1960’ların başında, Çanakkale Gelibolu’nun bir köyünde doğmuştu. Babam doğduğunda dedemler zaten onu yetiştirmek için çok yaşlıymış, üstelik köyde babama gelece vaadeden hiçbir şey kalmamış. Bu yüzden babamı, iş bulmak için çoktan göç etmiş olan büyük kardeşlerinin yanına, İstanbul’a göndermişler. Oldukça geç doğan ve beklenmedik bir çocuk olduğundan, babam nereye gitse kendini hep istenmeyen biri gibi hissetmiş. Sanırım sırf hayatta kalabilmek ve biraz değer görebilmek için problem çözme yeteneklerini olağanüstü geliştirmiş. Zorlu çocukluğunda doğru düzgün eğitim alamamış, yazma becerisi çok zayıf kalmıştı. Buna rağmen birçok konuda doğuştan yetenekliydi; parçalarına ayırabildiği sürece her şeyi tamir edebilirdi. 1980’lerin İstanbul’unda elektrikçi olarak sertifikalar aldı, binlerce saatlik tecrübe edindi. Aynı zamanda yarı zamanlı fotoğrafçılık, terzilik, aşçılık, avcılık ve silindir operatörlüğü de yapıyordu. Böylesine yetenekli bir adamın nasıl olup da suç işlemekten an uzak kalabildiğine ve emekli olduğunda neden hâlâ fakir olduğumuza hâlâ şaşırıyorum. Belki de ilki ikincisinin sebebiydi—kim bilir.
Annem de babamla aynı yıl doğmuş. Uzak bir köy yerine daha yerleşik bir taşra kasabasında büyümüş ve düzgün bir eğitim almış. Yaşlı ama daha ilgili ebeveynlere sahip olmak, annemin problem çözme becerisini farklı bir şekilde geliştirmiş. Bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ve yüksek bir zeka ile doğduğundan, henüz yedi yaşındayken ev işlerinin sorumluluğunu üstlenmiş ve devamında ailesinin ondan beklentileri hiç bitmemiş. Üstün iletişim becerileri ve aldığı eğitim sayesinde tüm mahallenin resmi işlerini halleder, başkaları adına devlet dairelerinde iş çözermiş. Ayrıca o da terzilik ve fırıncılık sertifikaları almıştı. Her iki tarafta da dedemler yüksek öğrenimin önemini anlamayacak kadar yaşlı olduğundan ne annem ne de babam diploma alabilmiş. Oysa ben doğuştan bir mühendis ile doğuştan bir avukatın çocuğuyum. Onların bu yeteneklerine rağmen okuyamamış olmaları benim içimde hep buruk bir histir.
Ben ise 1990’ların başında Serebral Palsi ile doğdum; yani annem ve babamın çözemeyeceği bir problemle. Sanki Allah onların problem çözme becerilerini görmüş ve onlara Serebral Palsili bir bebek bağışlayıp ‘Peki şimdi ne yapacaksınız?’ diye sormuştu. İkisi de bu probleme kendince yaklaştı. Annem fizik tedavi üzerine kitaplar okumaya ve en iyi rehabilitasyon merkezlerini araştırmaya başlarken, babam motor becerilerimi geliştirecek özel oyuncaklar yapmaya koyuldu. Kiramızı ucu ucuna ödeyebilsek de evimizde bir atari ve bir tetris konsolumuz (brick game) vardı. Bu maddi sıkıntı büyük oranda benim engelimden kaynaklanıyordu, çünkü o zamanlar rehabilitasyon çok pahalıydı. Fizik tedavi rehabilitasyonun büyük kısmını oluşturuyordu ve gerçekten zorlu süreçler içeriyordu. Bazı egzersizler, ortada bir yarış olmamasına rağmen profesyonel sporcuların antrenmanları ile kıyaslanabilir düzeydeydi. Annem gibi hırslı bir kadınla fizik tedavi o kadar ağır olabiliyordu ki, daha üç yaşındayken hayatı sorgulamaya başlamıştım. Rehabilitasyon aynı zamanda zihinsel kapasiteye odaklanan seansları da içeriyordu. O yıllarda Türkiye’de uzman personel sınırlı olduğundan, grup seanslarına farklı engel gruplarından çocuklar da dahil edilirdi. Soru cevaplama veya bulmaca çözme gerektiren seanslarda genellikle çok başarılı olurdum. Zihinsel performansım en azından annemin beklentilerini bir nebze karşılıyor ve kendimi başarılı hissetmemi sağlıyordu. Sanırım sınıftaki en zeki insan gibi davranmak, bu zorlu çocukluğa karşı bulduğum sezgisel çözümdü.
Sekiz dokuz yaşlarındayken ailemle yaşadığım çok net bir anım var. Bir yaz kampının başında kocaman bir çadır kuruyorduk. Babamların iskeleti sabitlemek için demir boruları belirli bir şekilde birleştirmeleri gerekiyordu ancak çatının tam tepesini hizalamakta zorlanıyorlardı, çünkü orada garip açılı üç kenarın birleşmesini gerektiriyordu. Güneş batıyordu; arabayı yüklemekten, iki çocukla kamp alanına kadar araba sürmekten ve eşyaları boşaltmaktan çoktan bitkin düşmüşlerdi. Onlar boruların yönü hakkında tartışırken, çekinerek gözden kaçırdıkları farklı bir açıyı önerdim. Gergin ama ilgiliydiler. Beni dinlediler ve önerdiğim şeyi denediler. Doğru yöndü ve bu sayede iskeletin geri kalanını tamamlayabildiler. Bana teşekkür ettiler ve çadırı birlikte kurmuşuz gibi hissettirdiler. O gün, engelime rağmen çevreyi gözlemleyip problemleri çözebileceğimi ve zor durumdaki insanlara yardım edebileceğimi fark ettim. Doğuştan gelen bir yetenek mi bilmiyorum ama o kamp gezisinden beri bir problemi çözmeye çalışmak bana hep harika hissettirdi.
2003’te teknolojinin altın çağı başlamak üzereydi. Babam en son model cep telefonlarına sahipti, CD kiralayıp izlediğimiz Hollywood filmlerine hayran kalırdık. Teleteksten maç sonuçlarını takip ederdim. Mahallenin en teknolojik ailesiydik ve büyük işler yapmamız yakındı. Sermayemiz olmasa da babamın akıllı telefonlardan veya dronelardan bir servet kazanması neredeyse kesin gibi görünüyordu. Elektroniğe ve silahlara olan ilgisi düşünüldüğünde, askeriye için belki de Baykar’dan bile önce bir şeyler üretebilirdik. Keşke babam birkaç yıl daha yaşayabilseydi… O bizim son kampımız oldu. Altı ay sonra onu akciğer kanserinden kaybettik. Zorlu çocukluğu düşünüldüğünde, kırk iki yaşına kadar yaşaması bile onun için bir başarıydı. Artık hayat annemden daha fazlasını istiyor, annem de benden daha fazlasını bekliyordu. Önce onun için duygusal bir destek oldum, sonra bir danışman, sonra da bir lider. Evin geçimini sağlayan kişi olduğuma hâlâ inanamıyorum; on beş yılı aşkın bir süredir bu böyle. Şükürler olsun ki diğer akrabalarıma ve yaslanacak bir omuz arayan herkese destek olabiliyorum.
İnsanların sık sık bağımsız çocuklar yetiştirmenin veya problem çözme becerilerini geliştirmenin yollarını aradığını görüyorum. Cevabım basit ama biraz sert: Bırakın zorluk çeksinler. Hatta zaman zaman sizin de zorlandığınızı görmelerine izin verin. Ama yapay mücadelelerden bahsetmiyorum. Piyano dersinde başarısız olmak ya da spor salonuna gitmek gibi aktiviteler onlara pek bir şey öğretmez, çünkü doğrudan bir sonucu yoktur. Onlarla kampa gidin, birlikte doğa yürüyüşü yapın, balık tutun, arabayı tamir edin ya da yemek pişirin. Çocuklarınızı açlık veya uykusuzlukla birlikte mücadele edecekleri sınavlardan geçirin. İnsanların tatile imkân bulamadıkları için söylendiğini duyuyorum. Hayır, güçlerinin yetmediği şey uçak bileti ve konforlu bir otel odası. Bunlar hayatınızı kolaylaştırır ama çocuğunuza hiçbir şey öğretmez. Öğle yemeğinden önce evinizin yakınındaki en yakın tepeye çıplak ayakla tırmanmak ise neredeyse hiçbir maliyet gerektirmez ama çocuklarınıza bir şeyler başarmış hissi verir. Üstelik yemek yiyebilmek için aşağı daha hızlı inmek zorunda kalırlar. Sadece temel ihtiyaçları kısıtlayan zorluklar gerçek bir gelişimi tetikleyebilir. Lütfen çocuklarınız için özdeğerin önemini gözünüzde büyütmeyin. Henüz konuşamayan bir yaşındaki bir bebeği düşünün. Onu olduğu gibi sevmeniz, konuşması için onu teşvik etmeyeceğiniz anlamına gelmez. Aynı ilke dokuz ve on dört yaşındakiler için de geçerlidir. Beklentileri belirlemek ve onları yavaşça konfor alanlarının dışına itmek, onlara hayatta—şayet arkanızda büyük bir servet bırakmayacaksanız—koşulsuz sevgiden daha fazla yarar sağlar. Öyle olsa bile, bir gün birileri onları mutlaka sınayacaktır. Bir ebeveyn olarak, hayat onlara meydan okumadan önce siz onlara meydan okumalısınız.
Bu ‘zorluk gelişimi besler’ ilkesi sadece çocuklar için geçerli değil; aynı zamanda yüksek performanslı bir ekip kurmanın, özellikle de Z kuşağını işe almanın temelidir. Genç yetenekleri zor ve anlamlı problemlerden uzak tutmaya inanmıyorum. Aksine, en parlak junior Z kuşağı yeteneklerini bulup onları direnç ve alışılagelmişin dışında düşünmeyi gerektiren Ar-Ge problemleriyle sınıyorum. Onlar sadece bir iş istemiyorlar; bir amaca ortak olmak ve çalışmalarının kolektif başarıya nasıl katkıda bulunduğunu görmek istiyorlar. Bir liderin görevi işi kolaylaştırmak değil, misyonu netleştirmek, beklentileri belirlemek ve zor problemlerin üstesinden birlikte gelmeleri için onlara alan açmaktır. Onları zorluklardan korumayı bırakıp gerçek sorumluluklar verdiğinizde, bu neslin karmaşık sorunları çözmek için inanılmaz bir gaye odaklı kapasiteye sahip olduğunu görüyorsunuz.
Sonuç olarak, ister bir çocukluk evinin sessiz köşelerinde, ister rüzgarlı bir kamp gezisinde veya modern bir Ar-Ge laboratuvarının yüksek riskli ortamında olsun; gelişimin özü hep aynıdır: zorluklarla doğrudan yüzleşme cesareti. Hayatım, en derin yeteneklerimizin konfordan değil, önümüze konan sorunları çözme zorunluluğundan doğduğunun bir kanıtıdır. Direnci kucaklayarak ve liderlik ettiğimiz kişileri—ister çocuklarımız ister yeni nesil yetenekler olsun—anlamlı zorluklardan esirgemeyerek onların potansiyeline saygı gösteriyoruz. Onlara mümkün olan en büyük hediyeyi veriyoruz: Ne kadar büyük olursa olsun, her engeli aşabilecek güce sahip olduklarını bilmenin özgüvenini.